ÇOCUKLARIMIZI NASIL KAYGILI HALE GETİRİYORUZ?

Çocuklarda yeme bozuklukları, uyku sorunları, konuşma bozukluğu, dikkat eksikliği ve/veya hiperaktivite bozukluğu, anksiyete bozuklukları ve daha birçok sorunlar günümüzde geçmiş yıllara oranla daha sık görülmektedir. Peki bütün bu sorunların temelinde yer alankaygıyı ne var ediyor ve ne besliyor?  Bir çocuk bu kadar kaygılı hale nasıl geliyor? Kendine olan güvenini hangi etkenler kırıyor?

Anne ve babalar çocukları için her şeyin en iyisi olsun isterken, gösterdikleri çabada biraz ileri gidiyor olabilirler mi? Şimdi öncelikle, ailelerden gelen, durumun ciddiyetini anlatan cümlelere bir bakalım:

-          “Bu sınavı kazanmak zorunda, yoksa bütün hayatı çöpe gidecek demektir”.

-          “Zekasında bir sorun yoksa neden bazı şeyleri zor anladığını söylüyor?”

-          “Biraz şiddetle yerinde durabiliyor ama kısa sürüyor bu”.

-          “Günde 7-8 saat bilgisayarla oynuyor sonra da televizyon izliyor”.

-          “Yemeği bitene kadar yemesini söylüyorum, bitmeden onu rahat bırakmıyorum”

-          “Oğlum askerde. Askere gitmeden önce de birlikte uyurduk. Şimdi telefon ettiğinde bensiz uyuyamadığını söylüyor”.

-          “Oğlum 7 yaşına geldi ama hala kız gibi gülmesinden, kız gibi ağlamasından şikayetçiyim”.

-          “Siz söyleyin, o kadar soğuk havada kartopu oynanır mı hiç? Ya üşütüp zatürre olursa?”

Bunlar gibi daha pek çok cümle, bize aslında korkuyu, gereksiz bir kaygıyı nasıl var ettiğimizi gösteriyor. Sınavları kazanmak çocukların bütün amacı, olmazsa olmazı haline gelmiş durumda. Anne babalar çocuklarının sınavlarından bahsederken “Yakında sınavımız var, çok kaygılıyız” derler. Durumun ciddiyetini bu cümleyle bir kez daha görüyoruz. Çocuktan önce kaygıyı kendisi yaşayan aileler ve çocuklarının problemlerinden, çocuklarından ayrışamamış bir anne-baba yapısı var ortada. Unutmayalım ki; kaygı en bulaşıcı duygudur ve çocukların kaygılarının kaynağını çoğu kez anne babalar oluşturur.

Yemek yemesi için zorlanan çocukların durumu da buna benzer. Çocuk için yemek yemek artık doğal bir ihtiyaç olmaktan çıkar ve bir zorunluluk, bir eziyet haline gelir. Bu da beraberinde kaygıyı getirir.

Üşütür hasta olur diye çocukları oyunlardan mahrum bırakmak, aşırı koruyucu kollamacı bir tavır sergilemek, korkar uyuyamaz diye uzun yıllar boyunca çocukla uyumak, çocuğun ikna edilemediği durumlarda şiddete başvurmak gibi davranışlar yalnızca çocuğun kendisine olan güvenini zedelemekle kalmaz, aynı zamanda kaygılı, yüksek düzeyde anksiyete sahibi bireyler olmalarına neden olur. Çocukların “oyalanmaları” için uzun saatler boyunca televizyon ve bilgisayar karşısında vakit geçirmelerine olanak sağlamak ise, çocuğu sosyal ortamlardan izole ederek, çocukta sosyal yaşantıya dair bir kaygı oluşturabilir.

Diğer bir örnekte görüldüğü üzere; çocukları daha küçük yaştan itibaren kafamızdaki “erkek” ve “kadın” şablonları içine sokmaya, onun davranışlarına kafamızdaki cinsiyet rolleri üzerinden şekil vermeye başladığımızda ise, çocukta baş edilmesi güç zorlanmalar, zedelenmeler oluşur. Çocuk zorunlu bir “-mış” gibi yaşam içinde bocalamaya başlar. Bu, başlı başına bir kaygı deneyimidir.

Çocuklarla ilgili olarak yaşanılan sorun ne olursa olsun, öncelikle ebeveyn ve çocuk ilişkisinin çalışılması, ailenin tanınması, kaygıların çözümlenmesi gerekir. Herkese daha az kaygılı, daha özgür yaşamlar dilerim.